Pist'in eskiden bakkal dükkanı olan atölyesinde prova yapılırken önünden geçiyorduk. "Nedir ne değildir" anlamaya çalışma modunda bir video çektik, bahşiş bile verdik :) Bugün aslında gerçek gösterileri vardı; ama kısmet olmadı. Anlama kısmı çok sonra siteden vb oldu.
25 Eylül 2008
Tiyatro: Anamnesis "Bir Gecelik Gölge Oyunu" Provası
Pist'in eskiden bakkal dükkanı olan atölyesinde prova yapılırken önünden geçiyorduk. "Nedir ne değildir" anlamaya çalışma modunda bir video çektik, bahşiş bile verdik :) Bugün aslında gerçek gösterileri vardı; ama kısmet olmadı. Anlama kısmı çok sonra siteden vb oldu.
15 Eylül 2008
Sinema: Birinci Elden Görüntü
Geçtiğimiz günlerde iki tane çok farklı film izledim. İkisi de Blair Witch tarzında -hani şu bilgisayar oyunları dilinde “first person shooter” dedikleri gibi- tek kamerayla ve olayın kahramanları tarafından çekilmişti.
2008 yapımı Cloverfield’ı ilk izlerken, “Acaba bunu da pazarlarken Blair Witch gibi –aslında gerçekten yaşanmış da sonradan bulunmuş- misali şehir efsanesi tadı yakalanmaya çalışılmış mı diye düşünmeden edemedim. İzlememiş olanlara –kötü arkadaş- taklidi yapıyorum: Devamındaki canavar hadisesini görünce böyle olmadığını, şahane bir kurguya sahip olduğunu görüyorsunuz. Bakınız pek de kötü bir arkadaş değilim; canavar olduğundan bahsettim ama detaya girmedim. A bir de teyp bir aşk hikayesi başlangıç teybinin üstüne kaydediliyor ve yer yer ustaca bunlara şahit oluyoruz ki, filmin genelindeki klasik Hollywood’un “dünya yansa aşkımı yaşarım” tadı perçinleniyor. Aksiyonla gençlik-romantizm harmanı sevip de orijinal birşeyler görmek isteyenlere tavsiye ederim.
İtalyanlarca 2007’de yapılmış Rec (hani şu kamera kenarında yazan Record’un –kayıt- kısaltılmışı) ise aynı DVD’de olmasıyla karnaval havasında bir lezzet yakalamamı sağladı. Bu sefer çekim profesyonel (gerçi nasıl bir handy cam’se o, Cloverfield görüntüleri de pek güzeldi). “Siz Uyurken” adlı programın şirin spikeri Angela, Pablo adlı kameramanıyla güzel güzel gece çalışanları çekmektedir ve bugün İtfaiye ekibini çekmesi gerekmektedir. Röportajlar sırasında itfaiyecilerin yaptıkları işin %70’inin yangın söndürme dışı kedi ağaçtan indirme gibi abidik gubidik görevler olduğunu öğreniyoruz. Akabinde bas bas bağıran bir teyzeyi sakinleştirmek üzere yola çıkıyoruz; ama bu sefer gıcık herif değilim; konuyla ilgili birşey söylemiyorum. Şunu biliniz ki leziz bir korkuya dönüşüyor olay. Yavaş yavaş hadiseye dalıyor yer yer hopluyor, “doğru çek Pablocum şu kamerayla” diye hayıflanıyorsunuz.
Bu “birinci elden” görüntü tarzını sevdim. Gerçi her birimiz eline bir kamera geçtiğinde benzerini yapıyor; o yüzden bir içselleştirme de olabilir; ama olsun, benzer filmler bulup tadını çıkarmaya devam edeceğim. Siz de çıkarın (tadını).
13 Eylül 2008
Çalıkuşu Restaurant'ta iftar
Bu yıl kalabalık olmadığına da değineyim. Normalde oldukça kalabalık bir mekanken dün öyle bir kalabalık göremedim.
Ulaşım da oldukça kolay. Araba park etmek ve trafikle uğraşmak istemezseniz Levent metrodan çıkınca oldukça yakın.
Çalıkuşu Sokak No:1 adresinde, telefonu 0212 324 78 00.
7 Nisan 2008
JCI Eurasia @ Nişantaşı Taps
JCI Eurasia'nın düzenlediği Happy Hour'da pek mutlu mesud olduk. Taps'in kendi ürettiği Dunkel, Heinsell (bunun yazılışından emin değilim), Red Ale gibi günün biralarını test ettik, güzelleştik. Jim Beam fondip yapılmazmış öğrenildi :)
Pentagram Konseri
güzel bir konserdi.
son olarak kaç sene önce canlı olarak pentagramı izlediğimi tam olarak hatırlamasam da aradan beş yıl geçtiğini tahmin ediyorum. pazar gününü haftanın yorgunluğunu atmak için evde geçirmeye karar vermiş olmama rağmen arkadaşımın davetiyle son anda gidip yetiştiğim konser oldu. geç kaldığım için konserin nasıl geçeceğiyle ilgili hiçbir fikrim yoktu. tabi ki pentagramla alakalı bir endişem yoktu da seyircilerin nasıl olacağını tahmin edemiyordum. neyse, içeriye girdiğimde konser başlamak üzereydi, her yer karanlık falan. bgm'ye ilk defa gittiğimden sahnenin olduğu yeri bile anlayamadım. o aşamada sadece arkadaşımın elini tutup konseri beraber izleyeceğimiz grubun yanına gitmeye çalıştım. etrafta çığlıklar ıslıklar falan. pentagram da beni beklermiş gibi tam yerimi aldığımda ilk şarkıya başladı.
şarkılar çalındıkça uzun süredir çoğunu dinlemediğimi farkettim. çalınanların hepsini biliyordum tabi ki de sözlere eşlik etmeye çalıştığımda birkaç kelimeden sonra içimden "aaa unutmuşum lan burasını" dedim sürekli. şarkı sözlerini ezberleyebilen bir hafızam olmamıştır hiçbir zaman zaten de önceden bayıldığım sözlerin aklıma gelmemiş olması oldukça şaşırttı. biraz daha uğraştıktan sonra koyverdim zaten. etrafı gözlemledim, konuk müzisyenlere dikkat ettim, alt tarafta pogo yapan veletlere bakıp güldüm falan. (ben en arkadaydım bu arada)
benim gibiler için konserin en vurucu anlarından biri 92 doğumluların yoğunluğunu anladığımız an oldu heralde. arkadaşım "bunlar benden nerdeyse 10 yaş küçük lan" diyip hayata küstü o anda. benim için de bikaç yıl farkla geçerliydi bu durum. trail blazer 93'te yapılmış olsaydı aynı gürültü kopacak mıydı onu merak ettim bir de.. yaş ortalamamız 23-24 olmasına rağmen yaşlı kaldık resmen ortamda.
konuk sanatçı olayı oldukça güzeldi. buket doran çıkıyor, hayko cepkin giriyor. ogün sanlısoy çıkıyor, bir'i söylemek için 10 saniye sonra bir daha giriyor. kerem özyeğen "popçular dışarı" sloganı eşliğinde çıkıyor konserin sonu dahil bir daha geri gelmiyor. o slogan hoş olmadı ama keşke kerem özyeğen'de güneş gözlükleriyle pentagram'ın sahnesine çıkmasaydı diye düşünüyor insan. 1000 in the eastland ve give me something to kill the pain'de çıktığı için ayrı yere koyduğum kişilerden biri oldu bu konserde.
en güzel yeri de ılgın ayık'a ayırıcam sanırım. itü'deki yedinci istanbul rock festivalinden sonra onu izlemek yine çok güzeldi. 22 nisan 2005'te, o farkında olmasa da, bana yaşattığı güzel duygular için -bir pentagram konseri başlığına yazılmış bir entryde bile olsa- teşekkür ederim. gönül telimi titretebilen ender insanlardan biridir benim için.
büyüdüğüm şehir olan bursa'nın da "orası bir zamanlar rock city idi" diye anılması da ayrı bir duygulandırdı. ardında da şebnem ferah da trooper'ı söyleyemedi ama olsun yine de güzeldi ondan bir iron maiden şarkısı dinlemek.
sonuç olarak, ben yine eski sıklıkta pentagram dinlemiycem belki ama bu konser sayesinde en azından onların ne kadar önemli bir grup olduğunu tekrar hatırlamış bulunuyorum.
for those who died alone ile entry i bitiriyoruz efendim..
sonrasında Derin ile leziz bir prova yaptık o gazla...
III. Kişisel Gelişim Zirvesi, 13/03/08
III. Kişisel Gelişim Zirvesi, 13/03/08
Kişisel gelişim otoriteleri ve İş Dünyasının önemli isimlerinin konuşmacı olarak yer aldığı Kişisel Gelişim Zirvesi ile; kendinizi daha iyi tanıyıp potansiyelinizi keşfetmek, bilgi, beceri ve yaratıcı düşünme yeteneklerinizi geliştirmek ve iş hayatında başarılı olmanızı sağlayacak değerli bilgilere sahip olacaksınız.
Farklı, eğitici, interaktif, eğlenceli ve fırsatlarla dolu bir ''Kişisel Gelişim'' deneyimini yaşayacağınız bu zirveye katılın, iş hayatında fark yaratma fırsatını kaçırmayın!
11 Mart 2008
Kadınlar Günü ertesi "Ben Anadolu"
"Giderim beyimin izinden; güderim hissettirmeden" sözü de erkek egemen gözüken toplumda Anadolu kadınının rolünü pek bir güzel özetliyordu :)
Ben Anadolu
Ben Anadolu 17 Yıl Sonra, 16 Kadınla Tekrar Sahnede! Güngör Dilmen'in'Ben Anadolu' adlı oyunu 17 yıl sonra Kent Oyuncuları tarafından tekrar sahnelendi.
Yıldız Kenter'in oynadığı bu tek kişilik oyunda, Kenter, Hititlerden günümüze Anadolu topraklarında öne çıkmış, tarihin akışını değiştirmiş ya da kadın kimliğini etkilemiş 16 değişik kadını oynamakta.
Mitolojik çağlardan günümüze, ünlü Anadolu kadınlarının portrelerinden oluşan bu 16 kadın genellikle bir iç hesaplaşma ya da karar anını yansıtan kısa öykülerle sunulmaktadır.
Yazan : Güngör Dilmen
Yöneten : Yücel Erten
Dekor : Osman Şengezer
Oynayan : Yıldız Kenter
11 Şubat 2008
Kendini Yazmak
Zeki Coşkun güzel anlatmış kendini yazmayı. Hele ki Can Yücel'in bir şiiriyle perçinlemiş ki, tadından yenmez.
4 Şubat 2008
G.I.Joe Salvo V1 1990 - Eski dost ile yeniden buluşma
Drastic Elastic:

Bu oyuncağın televizyonda satışı yapılmış, her tarafından esnetirlerken epey eğlenirlerdi. Ben nedense bundan almamıştım. Zaten oldukça geniş olan GiJoe kolleksiyonumda bir adamın da beli esniyordu ve bu yüzden ona bu adı vermiştim.
Tabi esnet esnet GiJoe nereye kadar... Belden koptu tabi. En sevdiğim oyuncağımdı. Hala üstünü ve bacaklarını ayrı ayrı saklıyorken, Gittigidiyor'da açık arttırmada rastladım ve otomatik olarak iki tane sıfırını alacak bir teklif verdim. Neyseki artık bende, yeniden kavuştum eski dostuma :)
1 Ocak 2008
2008 Yeni Yıl Öyküsü
*Hıncal Uluç'un Sabah Gazetesi'ndeki köşesi "Hıncal'ın Yeri"nden alınmıştır.
Noel Hediyesi*
Tam bir dolar seksen yedi centi vardı. O kadar, ne bir cent eksik, ne bir cent fazla!.. Bunun da altmış centi penniden ibaret ufaklıktı. Bu pennileri teker teker bakkal, kasap, manavla çekişe çekişe pazarlık ederek ve her defasında satıcıların cimrilik isnatları karşısında utancından kıpkırmızı kesilerek biriktirmişti. Della paraları üç defa saydı. Bir dolar seksen yedi cent, o kadar! Halbuki ertesi gün Noel'di. Kendini odadaki partal divanın üzerine atıp hıçkıra hıçkıra ağlamaktan başka çare yoktu. Della da böyle yaptı. Della'nın evi, haftada sekiz dolara tutulmuş mobilyalı bir apartman! Tasvire değer bir hali yok. Tam bir fakirhane! Aşağıda antrede, içine tek bir zarf sığdırmaya imkan olmayan bir mektup kutusu ile ölümlü bir elin asla çaldıramayacağı bir zil vardı. Kapıda da "Mr. James Dillingham Young" ismini taşıyan bir kart asılı idi.Mr. James Dillingham eve geldiği vakit size evvelce Della diye takdim ettiğimiz karısı kendisine "Jim" diye hitap eder, boynuna sarılarak onu bağrına basardı.Gözyaşları dindikten sonra Della eline bir ponpon alarak yüzünü pudraladı. Pencerede durarak apartmanın o kasvetli arka avlusundaki bulut rengi bir parmaklık üzerinde yürüyen bulut rengi kediyi aptal aptal seyretti. Ertesi günü Noel'di. Jim'e bir hediye alabilecek yalnız bir dolar seksen yedi centi vardı. Bu pennileri aylardan beri birer birer biriktirmişti. Halbuki şimdi hiçbir işe yaramadıklarını görüyordu. Haftada yirmi dolara pek bir şey yapmaya imkân yoktu. Masraf umduğundan fazlaya çıkıyordu. Zaten her zaman öyle olur!.. Şimdi Jim'e hediye alacak yalnız bir dolar seksen yedi centi vardı. Sevgili Jim'ine güzel bir şey almak hususunda hülyalar kurarak birçok mesut anlar yaşamıştı. Güzel, nadir, parlak bir şey, Jim'e ait olmak şerefi ile az çok mütenasip bir hediye. Pencereden uzaklaşarak kendini aynanın önüne attı. Gözleri pırıl pırıl yanıyordu, ama yirmi saniye içinde rengi uçuvermişti. Saçlarını çözerek omuzlarının üzerine döktü. James Dillingham Young Ailesi'nin iftihar ettikleri iki şeyleri vardı. Birisi Jim'in babasından intikal eden ve aslında büyük babasına ait olan altın saat, diğeri ise Della'nın saçları idi. Apartmanın hava deliğinin karşı tarafında Saba Melikesi otursaydı Della, kraliçenin mücevherlerini kıymetten düşürmek kastiyle, o güzel saçlarını pencereden dışarı sarkıtırdı. Hazreti Süleyman apartmanın kapıcısı olsa ve bütün servetini, elmaslarını, bodrumda bulundursaydı, Jim ihtiyarı kıskandırıp hasetle sakalını kaşıttırmak için önünden her geçişinde cebindeki saati çekip bakar gibi yaparak gösterirdi.Della'nın saçları altın renkli bir çağlayan gibi parlayarak ve dalgalanarak dizlerine kadar döküldü ve bir elbise gibi vücudunu örttü. Bununla beraber Della, saçlarının uzun müddet böyle kalmasına müsaade etmedi. Sinirli ellerle hemen topladı. Bir aralık bir an için durdu. Tereddüt eder gibi oldu. Yerdeki kırmızı tüyleri dökük halıya bir iki damla gözyaşı aktı.Della, gözlerinin yaşı kurumadan kahverengi ceketini kapıp aynı renkteki şapkasını başına geçirdiği gibi, eteklerini savurarak kapıdan fırladı. Merdivenleri inip sokağa çıktı. "Mm. Sofronie. Her nevi saç levazımı" ibaresini taşıyan bir tabelanın önünde durdu. Bir hamlede kendini yukarıda buldu. İriyarı, süt beyaz, soğuk bir kadın olan Madam Sofronie'ye nefes nefese, "Saçlarımı alır mısınız" diye sordu. Madam, "Saç alırım ama şapkanı çıkar da bir bakalım" cevabını verdi. Della altın renkli, çağlayana benzeyen saçlarını döküverdi. Madam, saçları pişkin bir alıcı eli ile bir yokladıktan sonra."Yirmi dolar" dedi. Della, "Peki. Derhal" cevabını verdi. Ondan sonraki iki saati pembe bir bulut üstünde uçar gibi sevinçle nasıl geçirdiğini bilmiyordu. Edebiyat bertaraf, Jim için istediği hediyeyi bulmak arzusu ile dükkanların altını üstüne getiriyordu. Nihayet bulabildi. Hasseten Jim için yapılmış bir şey? Dükkan dükkan gezmiş, hiçbirinde buna benzer bir şey görmemişti. Platin bir saat zinciri. Kıymeti, fazla gösterişli süslerde değil, deseninin sadeliğinde ve kibarlığında idi. Bütün iyi şeyler böyle olmalıdır. Zincir Jim'in o emsalsiz saatine layık derecede güzeldi. Della ilk nazarda kararını verdi. Zincir tıpkı Jim gibi idi. Gösterişsiz, fakat kıymetli. Kocasını da, zinciri de aynı şekilde tarif etmek mümkündü, yirmi bir dolar verdi. Bu zinciri taktıktan sonra Jim artık, saatine nerede olsa bakabilir, daha doğrusu bakmaya heveslenebilirdi. Halbuki, şimdi o emsalsiz saate, bir kayışa asılı olduğundan hep gizleyerek bakıyordu.Eve avdet ettikten sonra Della'nın sarhoşluğu biraz geçti. Aklı başına gelerek ihtiyatlı hareket etmeyi düşündü. Saç maşalarını çıkartarak havagazını yaktı. Ve aşkla cömertliğin birleşmesinden doğan tahribatı tamire koyuldu. Sayın dostlar, burun kıvırıp geçmeyin. Bu her zaman muazzam bir iştir. Müthiş bir iş!.Kırk dakika zarfında saçları mektep kaçağı bir çocuk kafası gibi kıvrım kıvrım olmuştu. Della aynadaki aksini tenkitçi bir nazarla uzun uzadıya dikkatle seyretti.Kendi kendine, "Jim bu halimi görüp de ilk bakışta öldürmezse iyi. Tiyatro kızlarına benzetecek ama ne yapayım. Bir dolar seksen yedi centle ne alınabilirdi ki" dedi. Yedi buçukta kahve pişirilmişti. Tava da sobanın arkasına yerleştirilerek ısıtılmış olan pirzolaları kızartmak üzere hazırlanmıştı.Jim, hiç geç kalmazdı. Della zinciri avucuna alarak kapının yanındaki masanın başına oturdu. Kocasının, merdivenlerin ilk basamağındaki ayak seslerini duyunca bembeyaz oldu. Gündelik, en basit şeyleri için dua etmeyi adet etmişti. " Büyük Allahım! Yalvarırım sana, ne olur, saçlarımı beğendir" diye mırıldandı.Jim kapıyı açtı ve içeri girip arkasından kapadı. Zayıf ve pek ciddi bir hali vardı. Zavallı henüz yirmi iki yaşında, aile yükü taşıyordu. Yeni bir pardösüye ihtiyacı vardı, ellerinde eldiven yoktu.Odaya koku almış bir av köpeği gibi etrafına kayıtsız bir halde bakınarak girdi. Gözleri Della'ya dikilmişti. Della bu dik nazarların manasını anlamayarak korktu. Bu nazarlar ne hayret, ne hiddet, ne dehşet, ne beğenmemezlik, yani genç kadının hazırlandığı hislerden hiçbirini ifade etmiyordu. Jim, yüzünde o garip ifade ile nazarlarını karısına dikmiş sadece bakıyordu.Della masanın yanından kıvrılarak yaklaştı."Jim, şekerim ne olursun öyle bakma" diye yalvardı. "Saçımı kesip sattım. Noel'i sana hediye almadan geçiremezdim, ölürdüm. Ne olacak yine büyür. Affediyorsun değil mi? Ne yapayım başka çarem yoktu. Saçlarım çabuk büyür. Unutalım bunu, haydi Jim, şekerim. Noel'in mübarek olsun de de barışalım. Ne güzel ne hoş bir hediye aldığımı tasavvur edemezsin" dedi.Jim zihnini yoracak kadar düşünüp taşındığı halde bir türlü anlayamamış gibi yavaş yavaş: "Saçını mı kestin" dedi.Della, "Kesip sattım. Bu halimi beğenmedin mi? Eskisi kadar sevmedin mi? Saçsız da yine aynı insan değil miyim" diye yalvardı. Jim etrafına şaşkın şaşkın baktı. Nihayet aptallaşmış gibi, " Saçımı kestim mi dedin" diye cevap verdi.Della, "Evet, kesip sattım diyorum" diye izah etti. "Yavrucuğum bu akşam Noel! Beni mazur gör, affet. Senin uğruna gitti" deyip ciddi bir tatlılıkla, "Saçlarımın tellerini saymak belki mümkündür ama sana olan sevgimi ölçmek imkansızdır. Şekerim, pirzolaları ateşe koyalım mı" diye sordu. Jim, daldığı rüyadan uyanır gibi oldu. Della'cığını kollarına aldı, pardösünün cebinden bir paket çıkararak masanın üstüne attı."Dellacığım, aldanıyorsun. Saçını nasıl kesersen kes, hiç fark etmez. Sana olan sevgimde hiç değişiklik yapmaz. Paketi açarsan birdenbire neden afalladığımı anlarsın" dedi.Della beyaz parmakları ile kâğıdı yırtarak ipleri kopararak paketi açtı. Açmasıyle feryadı basması bir oldu. Gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Paketten Della'nın Broodway'de bir vitrinde görüp uzun müddettir arzuladığı taraklar çıkmıştı. Kaplumbağa kabuğundan yapılmış elmas kenarlı o güzel taraklar işte önündeydi. Renkleri de saçlarına ne kadar uyuyordu. Pahalı olduklarını bildiğinden hiç ümide kapılmadan beğenmiş ve arzulamıştı. Hiç beklemediği olmuştu. Ama ne çare ki pek tamah ettiği bu canım tarakları süsleyecek lüleler gitmişti.Della nihayet kendini toplayarak kocasının getirdiği hediyeleri bağrına bastı. Gülümseyerek kocasına baktı. "Şekerim, saçım pek çabuk uzar" deyip tüyleri tutuşan bir kedi gibi yerinden fırlayarak, "Ay unutuyordum" diye bağırdı.Jim alınan güzel hediyeyi görmemişti. Della avucunu açarak sevinçle kocasına uzattı. Bu kıymetli, fakat donuk maden genç kadının ruhundaki ateşin aksi ile parlar gibi oldu."Şekerim, güzel değil mi? Bütün şehri altüst ettikten sonra bulabildim. Saatini ver bakalım nasıl yakışacak" dedi. Jim, Della'nın dediğini yapacak yerde kendini sedire attı. Ellerini başının arkasına koyarak gülmeye başladı. "Della sevgilim, Noel hediyelerimizi bir kenara koyup bir müddet saklayalım. Bugünkü halimize uygun değil. Biraz fazla. Tarakları almak için saati sattım. Pirzolaları koy bakalım ateşe" dedi..... İsa'ya doğduğu zaman hediye getiren Mecusiler akıllı insanlardı. Noel'de hediye vermek adetini onlar keşfettiler. Akıllı oldukları için daima uygun hediyeler getirirler ve çift olanları değiştirirlerdi. Birbirleri için en kıymetli şeylerini feda eden iki akılsız gencin bir vakasını hikaye ettim. Fakat bugünün akıllı gençlerine şunu hatırlatmak isterim.. Bu iki gencin birbirine verdikleri hediyeden daha uygunu olamazdı. Alıp verilen armağanlar arasında bunlarınkinden daha uygunu yoktur. Günümüzün hakikaten kıymetli insanları işte bu gibilerdir. .....................
(O. Henry'nin bu öyküsünü dilimize Nuri Eren çevirdi. Öyküyü Milli Eğitim Bakanlığı, Dünya Edebiyatından Seçmeler Dizisi/Hikâyeler1/ O. Henry adlı kitaptan aldım.)
24 Aralık 2007
Kraliyet Youtube'da Kanal Açtı
81 yaşındaki İngiltere Kraliçesi Elizabeth, gençlere daha yakın olmak ve teknolojiye kayıtsız kalmadığını göstermek için Youtube'da resmi kanalını açtı. Bizimkiler hala yasaklamaya çalışsın...
23 Aralık 2007
Ritmpark Seray Sever ve Oktay Kaynarca'ya Konuk
Business Week, Zaman Gazetesi ve Dream Dergi röportajlarından sonra TV'ye de konuk oldum :)
Ritmpark, Digiturk'ün en popüler kanallarından ... (more)
Added: November 15, 2007
Ritmpark, Digiturk'ün en popüler kanallarından Türkmax'de yayınlanan ve sunuculuğunu Oktay Kaynarca ve Seray Sever'in üstlendiği "Herşey Dahil" programına konuk oldu. Perküsyon gösterisinin ardından sunucuları da şova dahil eden Ritmpark, izleyicilerin büyük beğenisini kazandı.
2008 Geliyor
Her birimizin hayatına bir Facebook girdi ki sormayın; kim kimi nerelerden tanıyor. Lost dizisinin 4,8,15,16,23,42 rakamlarını daha bir düşünür olduk. Heroes da yılsonuna doğru beni saran dizilerden.
Avrupa Yakası da baymaya başladı. Gülse Birsel, yine bizi şaşırtıp yakında toparlar umudumu da sürdürmüyor değilim.
2008 daha keyifli olur umarım. 2007'ye yetişmeyen birçok şeyi 2008'e pasladım. Mart'ta da 25 doluyor; hadi hayırlısı.
21 Eylül 2007
80lerde doğup 90larda çocuk olmak
LC Waikiki veya benetton tüm renkleriyle kıyafetlerinizde önemli markalar olduysa...
SHOW TV'nin müziğini hala hatırlıyorsanız dup dıbu dıp dıp dıbı dıp dum...Tabi ki bir de :İyi TV eyç bi bi, eyç bi bi iyi TV
Önce hüplet sonra gümlet' hayat felsefeniz olmuşsa
Bizimkiler dizisi ertesi gun okul oldugunu bi sureligine unutturduysa
Parliament pazar gecesi sinemaları müziğini duyduğunuzda içinizde hala garip duygular uyanıyorsa (yarın okul var hüznü, ailenin seni yatırıyor olmasına duyduğun kızgınlık, o güzel mavinin romantizmi...)
Polis Akademisindeki her sesi çıkaran adama hayranlık duyuyorsanız
Elm sokağında kabus yüzünden hala yatağın altına bakmaktan korkuyorsanız
Chucky yüzünden en sevdiğiniz oyuncağınızı bile göz önünden kaldırmışsanız
Okulda coca-cola kutusunu ezip mac yaptiysaniz (kızlar yan yatırıp üstüne tam ortasına ayagı yerlestirip ustune basıp yururlerdi, topuklu ayakkabı gibi olurdu)
Apartmanin altindaki zil veya taksi diafonuna basmak müthiş heyecanlı bir yaramazlıksa
Tutti frutti çok ayıp ve olağanüstü merak uyandırıcı bir şovsa
Dört tekerlekli ayakkabının üstüne takılan patenlerden sonra roller bladeler size büyüleyici geldiyse
Bakkala gönderilmenin en güzel yanı küçük sarellenin dibini minik plastik kaşığıyla kazımak veya leblebi tozu yiyip konuşmaya çalışmaksa
Aterideki ördek vurmaca oyununda silahın nasıl çalıştığına hala kafa yoruyorsanız
Işıklı spor aykkabılar hava atmanın önemli bir unsuruysa
Bayramda harçlıklarla aldığınız ilk şey kinder süpriz yumurtasıysa(kağıdını tırnakla yırtmadan dümdüz yapmak da sabır ister doğrusu)
Clementine sizde derin izler bırakmışsa
Kasete kayit yapilabilmesi icin alt tarafinda bulunan karelerin bantla kapatilmasi gerektiğini öğrenmenin önemini biliyorsanız
Commodore 64'de tornavidayla kasetin kafa ayarını yaptıysanız
Anne saat kaç, simiiit, birdir bir, çay kahve gazoz, akşam ebesi, dansa davet, çatlak patlak, yakan top gibi kalabalık oynanan sokak oyunlarından sonra anneniz sizi balkondan yemeğe çağırmışsa
________________________________
"bandıra bandıra ye beni" şarkısını hızlı söylemeye çalıştığınız günler varsa
Rönesans sanatçılarını ilk kez Ninja Kaplubağaların ismi olarak tanıdıysanız
Tele On diye bir kanalı hatırlıyorsanız
Haftasonları çizgi film izlemek için errken kalkmanın ne demek olduğunu biliyorsanız
Şirinler geyiğini arkadaşlarınızla mutlaka çevirdiyseniz (Şirine aslında Gargamel tarafından yapıldı...)
Beğenseniz de beğenmeseniz de tüm çizifilmleri art arda izliyorduysanız
Bir Başka Gece çocukluk hayatınızdaki en görkemli şovsa
Pazar geceleri yıkanma günüyse
Seden Gürel'in neden öyle giyindiğini şimdi sorguluyorsanız
Müzik yelpazesi hayatınıza büyülü yabancı müzisyenler kattıysa
Bir sanal bebeğiniz olmuşsa,
Tetris'i süper hızla oynayabiliyorsanız,
MIRC ergenliğinizin önemli bir parçası olmuşsa(a/s/l ne demek biliyorrsanız)
ICQ nun 11 haneli rakamını ezberlemeye çalışmışsanız.
Pili bitmesin diye kasetleri kalemle havada sarmışsanız,
Çizgifilm şarkılarının ingilizce veya japonca olsa da ezberlemişseniz
Kokulu silgiye, deftere, kaleme harçlığınızı yatırdıysanız.
Eti Cin, Eti Puf, ABC, Balık Kraker, Negro, Bonibon,
Topitop, Yumiyum...vb çok seviyorsanız ve her zaman yeme kabiliyetiniz varsa
Sulugöz'ü düşününce bile ağzınız sulanıyorsa
Küçük bir kızsanız Sindy ile Barbie'yi karşılaştırıyorduysanız
Tsubasa'yı ve küre biçimindeki sahanın sonundaki dev kaleyi hatırlıyorsanız
"Hey Corç versene borç" deyince cevabı hemen yapıştırabiliyorsanız
Macarena dansını yapabiliyorsanız
TV den çekilmiş çizgifilmli sayısız kere izlediğiniz VHS leriniz varsa
Telefonların jetonla çalıştığını hatırliyorsanız
İstop diye bağırdığımızda renk yakalamaya çalışırken onun aslında stop olduğunu uzun zaman önce çözmüşseniz
Saçları renkli ve uzun patlak gözlü çirkin trolleri bile bir furyada satın almışsanız.
Capri Sun ın reklamı ve melodisini hatırlıyorsanız.
Annenizin mavi ped torbalarını şişirip patlattıysanız.
Power Rangers'ın renklerini hatırlıyorsanız
Mc Donalds a gitmek için ailenize yalvardıysanız
Olacak O kadar, Yasemin'in penceresi, Hadi Anlat Bakalım, Adam Olacak Çocuk, Saklambaç.. gibi programları hatırlıyorsanız.
Lambada'nın müziği kulağınızda çalabiliyorsa
"Nereye çufçufluyoruz"un kimin dediğini biliyorsanız.
Sayısız joystik kırdıysanız ve gün gelince artık joystik satılmadığını fark ettiyseniz
Fame City cennetle eşdeğerse
En sevdiğiniz sayı altıysa
Prince of Persia'da alttaki dikenlere düşünce çıkan dınnzk sesini ve kanları hatırlıyorsanız
Mon Ami 48 lik boyalardaki altın ve gümüş renkleri statü sembolüyse
Gençlik hayaliniz Beverly Hills teki havuzlu arabalarsa.
Uhuyla oynamanın zevkini biliyorsanız
Kolalı jelibonun önce kapağını yediyseniz
annenizin poşetler dolusu taso,misket, sporcu kağıtları,
gazoz kapaklarını attığını öğrenince ağladıysanız
Peçete, kağıt, poşet vb... koleksiyonu yapmışsanız
...
Çocukluğumuza dair nostalji zamanı
Katkılarınızla o günleri daha iyi hatırlayacağız.
Lütfen bulduğunuz fotolarını, nostalji Youtube
videolarını, hatırlamak istediğiniz her şeyi paylaşın.
EVET YAŞLANIYORUZ.
(mail forward)

